Orijinali görüntüle

“Geçmişin tiyatrosu olan belleğimizin dekoru, kişileri baskın rolleriyle korur. İnsan bazen zaman içinde kendini tanıdığını sanır, oysa tanıdığını sandığı şey, varlığın durağanlık kazandığı mekânlar içindeki bir dizi bağlanmalardır yalnızca; geçip gitmek istemeyen varlığın, geçmişte bile, yitirilen zamanın peşine düştüğünde, zamanın akışını ‘durdurmak’ isteyen varlığın. Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân bu işe yarar…”

Fransız filozof, yazar (1884 – 1962) Gaston Bachelard “Mekanın Poetikası” adlı kitabında, ev ve ailenin poetik, hatta ideolojik olarak bireye, topluma kattığı durumlara değinir. İlk yayınlanma tarihi (Paris) 1957 olan kitap, “Düş kurma çağındayken, nasıl ve neden düş kurduğumuzu açıklayamayız. Nasıl düş kurduğumuzu açıklayabileceğimiz çağdaysa, artık düş kuramayız. Dolayısıyla eriştiğimiz olgunluktan sıyrılmamız gerekiyor” cümleleriyle de belleklere temizinden bir kazıtma yaşatırken, geçmişte oturduğumuz evler içimizde yıkılıp gitmediğinden, eski evlerin anılarını birer düşleme olarak yeniden yaşadığımızın altını çizer.

Einstein’ın zaman olmadan mekan, mekan olmadan da zaman olmaz dediği, zaman ve mekanın mutlak olmadığını gösterdiği mevzusu, ya da çok yönlü sanatçı, besteci, mimar Venezuelalı Marcos Novak’ın mekânın sınırlarının salt somut ve beş duyu organları ile algılanabileceği görüşünü tersyüz eden ve dördüncü boyut ilkesine göre tasarladığı projesi “Görünmez Mimarlık”… Vakti zamanında, üstadın dillendirdiği “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” cümlesini de ortaya bırakarak geliyorum yavaştan sadedime…

Son aylarda algılama biçimleri, beden, beden politikaları, hafıza, zaman ve mekan kavramları üzerine düşünmemi salık veren atölye, performans ve sergilere şahit oluyorum. Bu performansların günlük hayat pratiğinde karşılığı nasıl oluyor, daha henüz net bir bilgim yok, ama hafızada inceden algısal spazmlar yarattığını söyleyebilirim. Bu bağlamda ‘Beden, mekan ve zaman kutsal üçlüm, çünkü bana kalırsa var olmak bu üçüyle dengeli bir ilişki kurmak demek” diyen performans sanatçısı Ayça Ceylan’ın “Nemf” projesi kapsamında bir röportaj gerçekleştirdik.

 “Bedenim bazen evim, bazen kütüphanem”

Fransız yazar, filozof G. Deleuze “Bergsonculuk” adlı çalışmasında, “Şeyleri nasıl kendimizde değil de oldukları yerde algılıyorsak, geçmişi de ancak olduğu yerde, yani bizde ya da bizim şimdimizde değil kendisinde kavrarız” der ve ekler: “Geçmişi önce olduğu yerde, ulaşılamaz varlıkta ararız, sonra yavaş yavaş onun ortaya çıkmasını, psikolojik hale gelmesini sağlarız.” Geçmişini kerteriz alarak evini arayan “Nemf”in hikayesini düşünürsek Deleuze’ün bu cümlelerine istinaden siz ne söylemek istersiniz?

Zamanın gündelik dilimize yapışan çizgisel bir akışla tanımlabileceğine uzun süredir inanmıyorum. Bunun sadece meditatif bir sürecin bende uyandırdığı izlenimler olarak da algılanmasını istemem. Parçacık fiziği alanındaki araştırmalarım ve ilk üniversitemin Makine Mühendisliği olması, bana fizikle kaynaşma imkanı tanıdı. Yani hem fizik hem de spiritüel diye tanımlanabilecek alanın bir araya gelmesi ile dairesel, iç içe geçen zaman mekanlarıyla içli dışlıyım. “Nemf”in 1970’den bu yana Boğaz’ın Kilyos, Karaköy hattına sıkışması da zamanlararası bir diyalog hali. Özetle geçmişin, şimdinin ve geleceğin bir anlığına kesiştiği bir nokta.

Performanslarınızı izlediğimde, bende ortaya çıkan fotoğrafın alt yazısı kesinlikle Italo Calvino’nun şu cümleleriydi: “Beden bir üniformadır! Beden silahlı bir ordudur! Beden gücün intikamıdır! Beden savaştır! Beden bir araç değil amaçtır! İletişim sağlar! Haykırır! Gösteri yapar! Düzeni yıkar!” Sizin beden ile kurduğunuz ilişki biçimi nasıl?

Bedenim bazen evim, bazen kütüphanem, bazen de içinde her türün yaşadığı bir bahçe. Bu üçlü öylesine dengeli ki, hepsi birbirinin var olabilmesi için an demetleri oluşturuyor. Gündelik yaşamın her haline karşın ve rağmen benimle olan üçlüme, her zaman şükrederim, çünkü umudun, direnmenin ve yeniden inşa etmenin özütü onlardadır.

“Nemf” (su perisi) ile yeni tanışacaklara çıkış noktasından bahseder misiniz? Kimdir bu Nemf? Sizin ve Nemf’in derdi nedir ve sizdeki karşılığı nedir?

İstanbul’a üniversite hayatımla birlikte 2005’te taşındım. Kentte ilk yaptığım uzun yürüyüşler oldu. Sanatsal bir üretim kaygısı taşımayan bu yürüyüşlerimin rotasından biri de Karaköy-Kilyos hattıydı. İşte, o rotada İstanbullu’nun veya misafirlerinin denize ne kadar kötü davrandığını gördüm. Genelde denizi konteyner ve/veya fotoğrafları için bir arka plan olarak görüyorlar. İnsanların, içinde birçok canlıya ev sahipliği yapan denizlere böyle davranmalarını kendime mesele edindim. Masa başı araştırmalarımda, 19. yüzyıl deniz hamamlarından Cumhuriyet dönemi plaj kültürüne, kamusal alanda kadın, erkeğin konumundan beden politikalarına kadar bulduklarımı toplayıp, bir ‘su perisi’ olan Nemf’in biyografisine ekledim. Nemf, 19. yüzyılda İstanbul Boğazı’nda doğan bir ‘su perisi’.

Osmanlı Dönemi deniz hamamlarını şaşkın şaşkın izlerken, derken Cumhuriyet ilan ediliyor ve plajlar dönemi başlıyor. Onun (Nemf) için plajlar gazozlarıyla, çoluklu çocuklu eğlenceleriyle, yarışmalarıyla ve geceleri de devam eden etkinlikleriyle bir mucize anı gibi. Tabii insanlarla arkadaş olmak gibi minik bir hatası da var. Bir zaman sonra, yani 70’lerde plajların çoğunun kapatılmasıyla beraber evine dönemiyor, çünkü evine dönmenin yolu çok sevdiği kapatılan plajlarda. İşte, Nemf o gün bugündür Kilyos- Karaköy hattında evine gitmenin yolunu arayan, karaya sıkışan bir ‘su perisi’.

“Yolu Boğaz hattına düşen herkes”

“Nemf”i yaratım ve paylaşım aşamalarında, algıda seçicilik yaptığınız durumlar neydi? Ayırca tüm bu performans yaratımında fonunuzda ne vardı?

“Nemf” 30 ay süren bir performans ve bu süreçte, ben birçok başka projeme de devam ettim. Fakat işlerimin hepsi onarım süreçlerimiz ve nasıl algılıyoruz etrafında şekilleniyor. Ve ben her şeyin birbiri ile ilişkilendirildiği bir yaratım sürecini kendime motto edindim. Performans süreci canlı bir eylem olduğu için de, tabii nice hikayeler öğrendim, yorumlar duydum. Bunlar özellikle kamusal alanda yaptığım performanslarımı ayrı bir sevme nedenimdir.

Bir bakıma çoğumuz da Yunan mitolojisi figürü “Nemf”gibi evimizi arıyor gibiyiz, bu bağlamda günümüzün “Nemf”leri kimlerdir?

 Nemf biraz benim, biraz sensin, biraz da yolu Boğaz hattına düşen herkes. Sıkıştırılan ve suyla yani yaşamla ilişkisi kesilen ortak bir bellek.

Bir gün, tesadüfi “Nemf” ile karşılaşsanız, tek cümle ne söylemek isterdiniz?

Evde işler nasıl gidiyor?

Sanatta bedenin ön plana çıkışını sanat yazarı-eleştirmeni Eleanor Heartney şu şekilde ifade ediyor, “1950’lerden itibaren sanatın konularından olan beden, Batı sanatının sık sık başvurulan ve bilinçli bir aracı haline gelmiştir. O zamandan beri, sosyal görenekler, toplumsal cinsiyet tanımları ve topluluk standartları ekseninde var olan anlaşmazlıkları ateşlemek suretiyle siyaset, din ve hukuk alanlarına sıçrayan çatışma ve tartışmalara beden de dahil edilmiştir”. Bu ve benzeri tartışmalar, 1960’lardan itibaren sanatta bedenin öne çıkması üzerine pek çok akımlar doğurmuş. O tarihlerden günümüze, performans sanatı, beden ve beden politikaları mevzusuna yeterince işleme – kavrama yapılabiliyor mu?

 Bu soru üzerine sekiz konferans, üç bildiri tadında cevaplarım olabilirdi ama kısadan hisse yapacağım. Performans sanatının neden ve nasıl çıktığını, bana o kadar çok sordular ki. Ve böylelikle çok sevdiğim ‘Nasıl bir şey bu performans sanatı?’ adlı atölyemin de çıkışına destek oldular. Söylediğim, teknolojinin de gelişmesiyle 2. Dünya Savaşı ve etkileri, ailenin bir ferdi gibi geldi, masanıza oturdu. Yerinden edilenler, evleri yerle bir olanlar, eserleri yok edilenler, sevdiği şeyleri geride bırakanlar için devam etmenin bir yolu vardı bedenlerini sanat nesnesi olarak kullanmak. Performans sanatının çıkışı direnmenin halidir. Beden varsa, her şeyle mücadele edilir, kaybedilen tekrar inşa edilir. Dünyanın hali ise malum; savaşlar ve insanın kendi türü dışındakine saygısızlığı devam… Durum böyleyken, açıkçası beden politikalarında büyük sıçramalar oldu diyemeyeceğim. Ama umudumuzu kaybetmiyoruz, minik adımlarla yolumuza devam ediyoruz.

“İşin içinde sanat dünyası – bir kutsallık diyarı”

“Manifestolar, vizyonlarının gücüyle kendi halklarını yaratan kadim peygamberler gibi iş görür. Günümüzün toplumsal hareketleri düzeni tersine çeviriyor, manifestoları ve peygamberleri gereksiz kılıyor… Ve yeni bir dünya vizyonu oluşturuyorlar” diyor Michael Hardt ve Antonio Negri “Duyuru” adlı kitabında… Tam da sizin bugüne kadar yaptığınız performans ve atölyelerin ışığından bakarsak; nasıl bir dünya ve sanat alemi kadrajlıyorsunuz? Etkilendiğiniz performans sanatçıları kimlerdir?

Kadrajımı dolduran kendini elbet onaracak yaralı bir dünya, onarım gerçekleştiğinde sözleşmesi fesh edilecek tek merkeze kendini dayayan sanat ve performans alemi. Etkilendiğim, ‘Vay be, hem çok çalışmış hem ne samimi’ dediğim birçok isim var, hepsine teşekkürler, iyi ki varsınız. Ana Mendieta’nin gördüğüm her performansı, Joan Jonas da keza aynı, Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki “Akış” sergisi ile negatif eleştiriler de aldı ama bence Marina Abramovic’den “Human Nest” ve “Balkan Barok”.

Genç bir yaratıcı olarak size de sormak isterim: İtalyan sanatçı Maurizio Cattelan’ın son provokatif eserlerinden biri olan, duvara bantlanmış muz çalışması “Komedyen” 120 bin dolardan satışa sunulmuştu. Akibeti, performans insanı David Datuna tarafından duvardan sökülüp, yenmek olmuştu. Düşünceniz nedir?

Muzu sergileyen sanatçı, muzu yiyen sanatçı, galerici, sanat eleştirmenleri, eşe dosta instagram hikayelerinde poz yapanlar ve ‘benim de muzlu işlerim var!’ diyen sanatçılar olmak üzere, altı grubun da birbiriyle danışıklığına, dönüşüklüğüne hayran kaldım. Bana kalırsa bundan bir (TV) dizi çıkarabilirler. Tam bir sosyal deney, işin içinde sanat dünyası – bir kutsallık diyarı – da var!

Performansla ilgilenen genç arkadaşlara ne söylemek istersiniz?

Ben de genç bir performans sanatçısı olarak diyebileceğim, kendinize bir mesele edinin. Masa başında da araştırın, bedensel ve mental olarak da performans sürecine hazırlanın. Kıyıda köşede kalan, ‘küçük’ diye tanımlanan hikayeleri dinleyin, zira yaşam o hikayelerde saklı ve hayatınızda doğa ile senkronlamayı, oyunları, şükretmeyi ihmal etmeyin! Gerisi gelir…

Son olarak paylaşmak istediğiniz bir hemhal var mı?

Şubat ayı içinde, ilk defa bir kamu kuruluşu beni 2017’den beri çeşitli sanat alanlarında yaptığım ‘Nasıl bir şey bu performans sanatı?’ isimli atölyemi gerçekleştirmek üzere Antalya’ya davet etti. Muratpaşa Belediyesi’nin sanata karşı olan samimi ve azimli yaklaşımları beni çok etkiledi. Sanattaki ‘İstanbul!’ tek merkezliliğinden çok sıkılmıştım. İlaç gibi geldiler.

Zaten mekana özgü bir performans da tasarlıyorum Antalya için bu sürprizli olsun. Ayrıca yakında İzmir’de de bir atölye geliyor. Bir de bu yıl, beni epey heyecanlandıran yerel kültür ve hafızaya odaklanan, davet aldığım Hindistan, Ghana ve Şili’deki konuk sanatçı programları var. Ve sevgili okuyucu performanslara gelin, atölyelere, konuşmalara  gelin, hep beraber yaratalım! Bana performans sanatı alanında soru sormak isteyenler ise mail atın, sorulara bayılırım.